Skip to main content
Konuşma

Dışişleri Bakanı'nın İsrail-Filistin Konusundaki Sözlü Açıklaması

Dışişleri Bakanı'nın, Avam Kamarası'nda yaptığı, İsrail-Filistin konusundaki sözlü açıklaması

Read ‘Foreign Secretary Oral Statement on Israel-Palestine’ article

Sayın Başkan Vekili, izninizle, İsrail ve Filistin ile ilgili bir açıklama yapmak istiyorum.

Bu açıklamayı, Britanyalı bir Yahudi olmaktan gurur duyan ve Naziler tarafından kocasını, yani büyükbabamı, ayrıca ailesinden 60 kişiyi kaybettikten sonra büyükanneme bir yuva sunan İsrail Devleti’ne derin şükran duyan biri olarak yapıyorum.

1970’lerde büyükannemi ziyaret etmek için Tel Aviv’e gittiğimi ve İsrail’in ona sunduğu hayatı ve sığınağı gördüğümü hatırlıyorum. Gerçekten de, kuzenlerimin yaşadığı kibutzda portakal topladığım anılar, çocukluğumun en keyifli anılarından bazıları.

Benim hikâyem ve binlerce Britanyalı Yahudi’nin hikâyeleri, burada veya dünyanın herhangi bir yerinde İsrail’in Yahudi halkının anavatanı olarak var olma hakkını sorgulayan herkese verdiğim yanıtın pek çok nedeninden biri: yanılıyorsunuz ve bu şekilde İsrail’i silmeye teşebbüs ettiğinizde, yanlışınızı ifşa edeceğiz.

Hamas’ın 7 Ekim’deki terör vahşetinin, İsrail’deki ve tüm dünyadaki Yahudiler arasında nasıl bir travma yarattığını ve yaratmaya devam ettiğini biliyorum. Cani bir terör örgütü tarafından gerçekleştirilmiş, bütün bir halkı katletmek ve korkutmak amacıyla tasarlanmış cani bir eylemdi.

7 Ekim, İsrail’in karşı karşıya olduğu korkunç tehditleri açıkça gözler önüne sermektedir. Ve İsrail, kesinlikle kendisini savunma hakkına sahiptir. Bu tehditleri sadece kınamakla kalmamalı, aynı zamanda bu tehditleri gerçekleştirenlere karşı harekete geçmeliyiz.

İran, İsrail’i ve tüm dünyadaki Yahudileri tehdit etmeye devam ediyor.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu halihazırda terör örgütü olarak tanımladık ve İran destekli vekil güçler konusunda da daha fazla adım atacağız. Dolayısıyla bugün, Lübnan Hizbullah’ının finansman kolu olan Karz-ı Hasen’e karşı da yaptırım kararı aldığımızı açıklamak istiyorum.

İran’ın asla nükleer silahı olmamalı. Dolayısıyla, bu hafta, müttefiklerimizle birlikte, nükleer anlaşma ihlalleri nedeniyle İran’ı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bildirmek için harekete geçiyoruz. Ve bugün, ABD ve AB doğrultusunda, İran’a yeniden büyük ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlayacağımızı da bildirmek istiyorum.

Bu tehditlerle mücadele etmek, İsrail ile önemli, ortak ulusal güvenlik çıkarlarımızdan sadece bir tanesidir ve bu konuda iş birliğimizi de sürdürmeye devam edeceğiz.

Birleşik Krallık da dahil, tüm dünyada yükselmekte olan antisemitizm nedeniyle Yahudi toplumunun pek çok üyesinin korku içinde yaşadığını da biliyorum.

Geçtiğimiz hafta, Heaton Park saldırısının yıl dönümünde sadece dinlerinden ötürü ibadet yerlerinde öldürülen Yahudileri andık.

Bu vahşi saldırıyı, Hatzola ambulanslarına yönelik saldırılar da dahil, Golders Green’deki antisemitik saldırılar takip etmişti.

Tabii ki bu tür bir nefretin yarattığı ortam, Britanyalı Yahudilerin günlük hayatlarında çok derin etkiler yaratmaktadır.

1980’lerde okula giderken korkmazdım.

Bugünse gerçekle yüzleşmemiz gerek: Birleşik Krallık’taki binlerce Yahudi çocuk için, okullarının önünde güvenlik görevlileri varken okula gitmek zorunda kalan çocuklar için, durum aynı değil.

Sayın Başkan, hiçbir çocuk okula giderken böyle bir duruma maruz kalmamalıdır. Ve hiçbir öğretmen de antisemitizme maruz kalmamalıdır.

İster okullarımızda, üniversitelerimizde ya da iş yerlerimizde olsun, ister internette veya sokaklarımızda olsun, antisemitizm bir beladır ve bir kötülüktür.

Çok yerinde bir kararla, toplum güvenliğimiz için 250 milyon sterlin değerinde ek bir yatırım yapıyoruz. Ama, hepimiz daha fazlasını yapmakla sorumluyuz.

Bunun bir parçası olarak, ekim ayında tüm dünyada en büyük Yahudi nüfusuna sahip ülkelerin oluşturduğu J7 temsilcilerine ev sahipliği yapacağım.

Çevrimiçi nefret de dahil, antisemitizmle mücadelede sınırları aşarak birlikte çalışmanın farklı yollarını ele almak için Birleşik Krallık’ta bir araya geleceğiz.

Ben, Yahudi olmaktan ve İsrail Devleti’ne yılmaz desteğimden gurur duyuyorum.

Ve bu, Filistin Devleti’ne verdiğim destek ile kesinlikle ters düşmüyor. Hatta tam tersi!

İki devletli çözüm, her iki halkın da güvenliği için tek yolun, özgürlük, güvenlik ve özerklik ile barış içerisinde bir arada yaşaması olduğuna duyulan açık bir inanca dayanmaktadır.

İki devletli çözümün tam anlamıyla güvence altına alınması, mevcut hükümetimizin ve önceki hükümetlerin onlarca yıldır politikasına yön veren temel ilkedir.

Ve işte tam da İsrail ve Filistin halklarının haklarına ve özgürlüklerine duyulan bu inançtan ötürü, Filistin’de uluslararası toplumun gözleri önünde yaşananlar, ben de dahil pek çok insanı derin bir utanca sürüklemektedir.

Ölüm, yıkım ve insanlık dışı muamelelerle Gazze’de son üç yıldır yaşanan akılalmaz travma ve acı, dehşete düşürücü bir boyuta ulaşmıştır.

Bu, dünyanın ve bu ülkenin de vicdanında kara bir lekedir.

Ve Batı Şeria’da, İsrail Savunma Bakanı Smotrich’in ifadesiyle, “Filistin Devleti fikrini gömmek için” açık bir girişimde bulunulmaktadır.

İki devletli çözüm için ilan ettiğimiz bağlılığımızla Gazze’de ve Batı Şeria’daki gerçekler arasında çok acı bir tezat söz konusu.

Bu konudaki yorulmak bilmez çabalarından ötürü benden önceki bakanlara, mevcut Sağlık Bakanımıza, Sayın Tottenham Milletvekilimize ve tabii ki Lincoln milletvekili dostuma saygılarımı sunuyorum.

Filistin Devleti’ni tanımakla tarihi bir adım atan hükümetin, İşçi Partimizin kurduğu hükümet olmasından daima gurur duyacağız.

Ama Başbakanımız, yaşananlar karşısında İşçi Partisi hükümetinin yeterince şey yapmadığını söylemekte haklı.

Dolayısıyla bugün açıkladıklarımız, yeni bir yaklaşımın başlangıcını temsil ediyor.

Adaletsizliği ve acıyı sadece eleştirmekle kalmayıp buna karşı harekete geçen bir yaklaşım bu.

Bu tutumu benimserken, bu tartışmada hepimiz için son derece önemli olan çok net bir ayrımı da vurgulamak istiyorum.

Tartışmamız, Birleşik Krallık’ın sarsılmaz bağları olan İsrail halkı ile değildir. Tartışmamız, İsrail hükümetinin yaptıklarıyladır.

Ve tüm dünyadaki ve Britanya’daki insanlara üstüne basarak şunu da söylemek istiyorum:

İsrail hükümetinin yaptıklarından Yahudileri sorumlu tutmak, açık ve net bir ifadeyle antisemitizmdir.

Bugün amacımız, İsrailliler ve Filistinliler için barışa ve güvenliğe giden tek yolun, yani iki devletli çözüm yolunun, kurtarılmasıdır.

Batı Şeria’daki durumdan bahsetmek istiyorum.

Sayın Başkan, 1993’teki Oslo Barış Antlaşmaları sırasında, işgal altındaki Filistin topraklarında 270.000 civarında yerleşimci vardı. Bugün bu rakam 770.000’i aşmış durumdadır.

Mevcut İsrail hükümetinin dört yıllık görev süresi boyunca, önceki yirmi yılın tamamından daha fazla yerleşim açıldı.

Bunun, Filistinli topluluklar için ne anlama geldiğini ayrıntılarıyla açıklayalım:

Evler buldozerlerle yıkıldı. Yollar ve kamu altyapıları yok edildi. Aileler evlerinden edildi.

Bu süreç topluluk topluluk, aile aile, insan insan yaşandı.

2023 yılından bu yana 65 Filistinli topluluk tamamen sürgün edildi; yerleşimci şiddeti ve devlet eylemleri nedeniyle toplamda 4.000’i aşkın Filistinli evlerinden tahliye edildi.

Ağustos ayında ise uzun zamandır var olan kırmızı çizgi aşıldı: 1.200 konutluk E1 projesi için ihale açıldı.

2014 yılında E1 projesi kapsamında kalan alandaki bir topluluğu ziyaret etmiştim. Han el-Ahmar’daki Bedevi topluluklar, nesillerdir o topraklarda yaşamışlar.

E1 ihalesi, onları evlerinden tahliye edecek ve Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasında, Filistin topraklarının içinden geçen hat üzerinde yerleşimcilerin yerleştirilmesi anlamına gelecektir.

Bunun ne anlama geldiği konusunda açık olalım: bu, iki devletli çözümü sürdürülemez kılmak amacıyla sahada bir dizi fiili durum yaratılmasıdır.

Ve resmi devlet politikasının üstüne, yerleşimci terörü kontrolden çıkmış durumdadır.

BM raporları, Filistinlilere yönelik şiddet içerikli yerleşimci saldırılarının günde ortalama altı olarak kaydedildiğini göstermektedir ve bu, kayıtlara geçmiş en yüksek rakamdır.

Bir örnek verelim:

Kudüs’ün 32 km kuzeyinde kalan Al Mughayyir’de yerleşimciler, İsrail ordusunun yoğun korumasıyla bir köyü ablukaya alıp bir yıldırma kampanyası başlattı.

Köydeki ailelerin topraklarına erişimi her geçen gün artan bir şekilde engellendi ve bu aileler, daha da küçük alanlara sıkıştırıldı. Zeytin ağaçları köklerinden söküldü, hayvanları çalındı.

Yine aynı toplulukta, daha geçen hafta, yerleşimciler polis ve askerler eşliğinde köye girdiklerinde iki genç vuruldu. Her ikisi de hastaneye yetişemeden öldü. Şu ana kadar, onlarla aynı okuldan beş genç öldürüldü.

Eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert, olanları (onun sözleriyle tekrarlıyorum) “Batı Şeria’daki topraklarda etnik temizlik amacıyla gerçekleştirilen şiddet içerikli ve suç teşkil eden bir çaba” olarak tanımladı.

Eski Sağlık Bakanı ve İsrail Savunma Kuvvetlerinden emekli Tuğgeneral Ephraim Sneh ise şöyle dedi: “Bu, en basit ifadesiyle etnik temizliktir.”

BM, etnik temizliği “bir etnik veya dini grubun, belirli coğrafi alanlardaki başka bir etnik ya da dini grubun sivil nüfusunu şiddet ve korku salmayı amaçlayan yöntemlerle bölgeden uzaklaştırmak amacıyla tasarladığı kasıtlı bir politika” olarak tanımlamaktadır.

Britanya hükümeti, Batı Şeria’nın bazı alanlarında yerleşimci teröristler tarafından Filistinlilere yönelik etnik temizlik yapıldığı kanaatindedir.

Ve maalesef sıklıkla İsrail hükümeti bu durumu görmezden gelmiş, hatta daha da kötüsü, hükümet mensupları çeşitli beyanlarda bulunmuş ve Filistinlilerin zorla evlerinden edilmelerini destekleyen adımlar atmıştır.

Bunu söylemenin çok ağır olduğunun farkındayım ama bu kadar büyük acılar yaşamış insanlar, en azından gerçeklerin ortaya konmasını hak ediyor.

Uzun süredir, Britanya hükümeti haklı bir şekilde “yerleşimlerin” yasa dışı olduğunu söylüyordu zaten.

Ama bir bütün olarak işgalin meşruluğu konusunda —ki Uluslararası Adalet Divanı 2024 yılında bunun hukuksuz olduğuna karar vermişti— sessiz kaldık.

Bugün, Britanya hükümetinin resmî görüşünün de işgalin hukuksuz olduğu yönünde olduğunu beyan ediyorum.

Bunun nedeni, İsrail’in kontrolünü yerleşik hâle getirmesi, kalıcı egemenliğini genişletme niyeti ve yasa dışı yerleşimcilerle yayılımcı gündemidir.

Sayın Başkan, resmî görüşümüz sadece gerçeğin gecikmiş bir beyanı değildir.

Hükümetimiz, işgalin hukuksuzluğunun işgal altındaki topraklarla kurmayı seçtiğimiz ekonomik ilişkilere de yansıtılması gerektiğine inanmaktadır.

Britanya halkının, yerleşimlerden gelen ürünlerin dükkânlarımızda ve süpermarketlerimizde satılması yoluyla işgale destek vermemizi istediğini sanmıyorum.

Dolayısıyla bugün, işgal altındaki topraklardaki yasa dışı yerleşimlerden gelen mallara ithalat yasağı getirileceğini belirtmek istiyorum.

Bunun için, meslektaşım Ticaret Bakanı ile birlikte çalışarak, uygun dini istisnaları da dikkate alarak, yeni ve kapsamlı bir yaptırım rejimi uygulayacağız.

Ve bu rejim kapsamında daha da ileriye gideceğiz.

Yerleşimlerin genişletilmesi için inşaat, altyapı, finansman ya da emlak gibi hizmetler sunan belirli firma ve kişilere karşı da işlem başlatacağız.

Dolayısıyla, yasa dışı yerleşimcilere finansman sağlayan ya da yardımcı olanlara şunu söylemek istiyorum: Birleşik Krallık yaptırımlarının tüm ağırlığıyla karşı karşıya kalacaksınız.

Yerleşimler yasa dışıdır. Ülkemizden teşvik görmemeliler.

Bu yılın başında, utanç verici bir şekilde, buradan sadece birkaç kilometre ileride, yasa dışı yerleşimlerle ilgili bir arazi fuarının reklamını gördük.

Bunun bir daha asla tekrarlanmaması için, Birleşik Krallık’ta yasa dışı yerleşimlerle ilgili reklamları yasaklıyoruz.

Yaptırım rejimi, yasa dışı yerleşimleri ve yerleşimlerin büyütülmesini hedef almaktadır; İsrail’i değil.

Yeşil Hat sınırları içindeki İsrail ile önemli ve değerli ticaretimizi desteklemeye devam edeceğiz çünkü İsrail’in güvenliği ve refahını da kapsayan iki devletli çözümü destekliyoruz.

Bu nedenle, Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) Hareketine tüm kalbimle karşı çıkıyorum.

Bugün ilan ettiğim yasa, altı ila dokuz ay içinde yürürlüğe girecek ve bu yasayla birlikte daha acil adımlar da atacağız.

Bugün, Filistinli topluluklara karşı şiddet eylemlerinde bulunan veya bunları destekleyen aşırılıkçı bir dizi yerleşimciye karşı yaptırım uyguluyoruz.

Ayrıca, mevcut küresel insan hakları rejimini, E1 projesi de dahil yerleşimlerin genişletilmesinden vazgeçilmesi için daha hızlı hareket kabiliyeti sağlayacak şekilde genişlettiğimizi de açıklamak istiyorum.

Bunların yanı sıra, ateşli silah satışlarına da değinmek isterim. İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından Gazze’de kullanılan 30 silah lisansını askıya almıştık. Bu karar halen uygulanmaktadır.

Şimdi de işgale maddi katkı sağlayan silahlar veya diğer ihraç malları için tüm lisans başvurularını reddedeceğiz ve böylece uygulamada, silah satışına karşı çifte önlem almış olacağız.

Bu, söz konusu ihraç malları üzerindeki yasağın işgal devam ettiği sürece yürürlükte kalacağı anlamına gelmektedir.

İki devletli çözümde ilerleme sağlayabilmek için, sürdürülebilir ve etkili bir Filistin yönetimine ihtiyaç vardır.

Dolayısıyla, Filistin Yönetimi’ni reformları hızlandırmaya; İsrail’i de Batı Şeria’da temel hizmetlerin sağlanmasını mali açıdan zayıflatan gelirleri alıkoyma uygulamasına son vermeye teşvik ediyorum.

Açıkladığım tedbirler, İsrail hükümetine, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere ve dünyaya, Birleşik Krallık olarak iki devletli çözümün yok edilmesine razı olmayacağımız yönünde açık bir mesaj vermektedir.

Gazze’ye gelecek olursak…

7 Ekim’in dehşeti tüm dünyayı şoke etti ve Yahudi halkının maruz kaldığı yüzyıllar süren zulmün korkunç yankılarını taşıdı.

Erkekler, kadınlar, çocuklar ve bebekler Hamas teröristleri tarafından öldürüldü, sakat bırakıldı ve işkence gördü. İnsanlar, ailelerini korumaya çalışırken öldürüldü. Genç insanlar, bir müzik festivalindeyken katledildi. İnsanlar evlerinden kaçırıldı.

Gazze için 20 maddelik barış planında ortaya konulduğu üzere, Hamas’ın Gazze’nin gelecekteki yönetiminde hiçbir rol üstlenemeyeceğinin pek çok nedeninden biri de budur. Hamas silahlarını bırakmalı ve terörist altyapısını ortadan kaldırmalıdır.

İsrail, alçak terör saldırıları korkusu olmadan yaşama hakkına sahiptir ve İsrail Devleti’nin halkını koruma ve toprağını savunma hakkı vardır.

Ancak bu, Gazze’de olanları haklı çıkaramaz.

70.000’i aşkın insan öldürüldü ve bunların en az 20.000’i çocuktu.

Nüfusun büyük bir çoğunluğu, neredeyse iki milyon insan, yerlerinden edildi ve bu insanlar şu anda bölgenin sadece üçte biri gibi bir alana sıkıştırılmış durumda.

Hayat kurtaran insani yardımlar ve bu yardımlara erişim rutin olarak engellendi.

Hastaneler ve klinikler yıkıldı.

Evlerin %60’ından fazlası harabeye dönmüş durumda.

Sayın Başkan, uluslararası insancıl hukuk, gıda ve tıbbi kaynaklara erişimin sağlanması, sivillerin toplu olarak yerlerinden edilmesinden kaçınılması ve sivillerin hedef alınmaması da dahil, savaş halindeki devletler için çok net kurallar ortaya koymaktadır.

Bu hukukun ağır ve kasıtlı ihlalleri, kanıtlandıkları takdirde, savaş suçu teşkil etmektedir.

İsrail Savunma Kuvvetleri’nin eylemleri de dahil, yaşanılanlar, aralarında Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Araştırma Komisyonu’nun da bulunduğu pek çok örgüt tarafından incelenmiştir.

Bu raporların ulaştığı sonuçlar, savaş suçlarının işlenmiş olduğuna dair giderek artan kanıtlara işaret etmektedir.

Ve bunun belirlenmesi için yürütülen yasal süreçleri destekliyoruz.

Soykırım konusunda ise Birleşik Krallık, Britanya hükümeti herhangi bir karara varmadan önce daima, ilgili iddiaların eksiksiz olarak yürütülen, güçlü ve adil yargı süreçleri tarafından değerlendirilmesini ve yetkili mahkemelerin nihai kararlarını açıklamasını desteklemiştir.

1948 Soykırım Sözleşmesi’nden bu yana gerçekleşen tüm vakalarda tutumu bu yönde olmuştur: Ruanda, Srebrenitsa, Kamboçya ve Yezidi halkına yönelik eylemler.

Bu politikamızı uygulamaya devam edeceğiz. Bu konunun Uluslararası Adalet Divanı’na taşınması doğru bir karardır ve Divanın kendi hükmünü oluşturma sürecini desteklediğimizi de açık ve net bir şekilde ifade etmek isterim.

Dolayısıyla, Gazze’de yaşananlar için hesap verilebilirliğin sağlanması önemlidir.

Ama devam etmekte olan kriz için harekete geçilmesi, bundan çok daha acil bir konudur.

Çünkü bugün Gazze’de, ölüm ve acı devam ediyor.

Yaklaşık bir yıl önce, ateşkes ilan edilmişti. Yine de o tarihten bu yana 1.200’ü aşkın Filistinli öldürüldü.

Ve Gazze halkı, İsrail hükümetinin kararları nedeniyle, aslında tamamen kaçınılabilir olan bir insani yardım felaketi yaşıyor.

Geçtiğimiz hafta, Gazze’de hizmet veren cesur doktorlarla ve insani yardım çalışanlarıyla konuştum. Yürek parçalayıcı bir konuşmaydı.

Şunları anlattılar:

Çocuklar, tıbbi tedaviyi beklerken ölüyor.

İnsanlar, açık lağım kanallarının yanında ve herhangi bir barınak olmaksızın yaşamaya zorlanıyor.

Ve gıda güvensizliği kontrolden çıkmış durumda.

Eminim ki tüm Parlamento da katılacaktır: bu, akla mantığa sığmayan bir durum.

Dolayısıyla, Gazze’deki insanlara yardım etmek için mümkün olan tüm insani desteği sağlayabilmek adına elimizden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğimize söz veriyorum.

Gazze’deki Birleşik Krallık destekli hastaneler, bu yıl 800.000 civarında konsültasyon imkânı ve hastalar için temel sağlık hizmetleri sunacak.

Birleşik Krallık uzmanları, bini aşkın ampute çocuğa bakım hizmeti sunacak.

Ayrıca kısa bir süre önce, Gazze’den Britanya’ya okumak için gelen yeni bir öğrenci grubuna kapılarımızı açtık ve başkalarını da ağırlamaya devam edeceğiz.

Ama aslında, İsrail yolunu değiştirmediği sürece, bu durumun vehameti devam edecek.

Dolayısıyla, hem tek başımıza hem de diğer ülkelerle birlikte daha ileri adımlar atıyoruz.

Küresel insan hakları yaptırımları rejiminin kapsamını genişletmemiz, Gazze’de veya dünyanın herhangi bir yerinde uluslararası insancıl hukuku ihlal edenleri hedeflememize imkân sağlayacak.

Bu ayın sonlarına doğru New York’taki BM Genel Meclisi’nde, yaşananları ve nelerin değişmesi gerektiğini en açık ve en sert şekilde gündeme getireceğiz.

Ayrıca Ürdün ile birlikte, dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri sağlık hizmetlerine ve insani yardıma erişim için eylem çağrısına öncülük etmek üzere bir araya getireceğiz.

Tüm bunların yanı sıra, Birleşik Krallık olarak, ABD tarafından yürütülen 20 maddeli planın eksiksiz olarak uygulanması, aşırılıkçılığın reddedilmesi ve şiddet döngülerine kalıcı bir şekilde son verilmesi amacıyla bölgedeki Arap ortaklarımız ile dünya genelindeki diğer ortaklarımızın liderliğini üstlendiği ve her geçen gün daha da büyümekte olan küresel koalisyonun sesi olacağız.

Bugün açıkladığım politika tedbirlerini uygularken, İsrail hükümetini sözlerine değil, eylemlerine göre değerlendirmeye devam edeceğiz. Gerek Gazze’de gerekse Batı Şeria’da yeni bir yaklaşım görmek istiyoruz.

Bugün, daha fazla acı çekilmesine ve iki devletli çözümün yok edilmesine seyirci kalmayı reddediyoruz.

Hukuka aykırı olanları açıkça dile getiriyoruz.

Yasa dışı yerleşimlerden mal ithalatına karşı harekete geçiyoruz.

Yasa dışı yerleşimlerle ilgili reklamları yasaklıyoruz.

Yerleşimci şiddetine karşı harekete geçiyoruz.

Gazze’de olanlar için hesap verilebilirliği destekliyoruz.

Devam etmekte olan ve acil öneme sahip insani yardım krizine karşı koymak için uluslararası toplumu harekete geçirmeye söz veriyoruz.

Ama hepsinden öte, şunu söylüyoruz: Britanya, derin adaletsizlik karşısında ne sessiz kalacaktır ne de çaresizdir.

Ve bugün, kapsamlı bir uluslararası koalisyon içerisinde diğerleriyle birlikte harekete geçiyoruz.

Bugün, Britanya’nın yanı sıra Fransa ve Kanada da yasa dışı yerleşimlerden mal ithalatını yasaklayacaklarını açıklıyor.

Yani, ya halihazırda bu ithalatı yasaklamış olan ya da yasaklamak üzere olan Hollanda’ya, İrlanda’ya, Belçika’ya, İspanya’ya ve Norveç’e katılıyorlar.

Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Polonya, Portekiz ve İsveç gibi daha pek çok ülke ile birlikte, Kanada ve Fransa da daha ileri adımlar atılmasına destek sözü veriyor.

Britanya’nın diğerleriyle birlikte hareket ederek başarabileceği şey tam da budur.

Ve bu, bizim temel çıkarlarımızın yararınadır çünkü son on yıllardan çıkarılacak bir ders varsa o da iki devletli bir çözüm olmadan Orta Doğu’da asla istikrar sağlanamayacağıdır.

Üstelik, eğer bu ülkenin uzun yıllardır sahip olduğu ve uğruna savaştığı değerleri savunamazsak, dünyadaki itibarımızı ve nüfuzumuzu kaybederiz.

Benim ebeveynlerim buraya Yahudi mülteciler olarak geldiler ve burada, hem bir sığınak hem de hukukun üstünlüğünü, özgürlüğü ve özerkliği savunan bir ülke buldular.

İşte bu değerler, bu hükümetin bugün savunduğu değerlerdir.

Ve Britanya halkının büyük bir çoğunluğunun —ki buna bölgeyle bağı olan topluluklarımızdaki insanlar da dahil— çekilen insani acıların son bulması ve tüm tarafların kalıcı bir barış sürecini kabul etmesi dileğinde birleştiğinden eminim.

İsraillilerin ve Filistinlilerin yan yana yaşamasını istediğimiz gibi, bu değerleri Britanya’da da yaşatmalıyız.

Britanya’daki Yahudiler, Britanya’daki Müslümanlar, tüm inançlardan gelen insanlar ve inanmayanlar, herhangi bir önyargıya maruz kalmadan ya da korku duymadan yaşama hakkına sahiptir.

Kendi yurdunda da tüm dünyada da değerlerine sahip çıkan bir Britanya’dan bahsediyorum.

Doğru olanı savunan bir Britanya’dan söz ediyorum.

Bu açıklamayı, yüce Parlamentonun takdirine sunuyorum.